“İnsan bazen kendi hayalini kaybeder… Sonra başkalarının hayali olur.”
Hayat bana en büyük derslerini kazandığım günlerde değil, kaybettiğim günlerde verdi.
Çocukken dünya bana çok büyüktü, hayallerim ise ondan da büyüktü. Tek bir hedefim vardı; dünya şampiyonu olmak.
İlkokul yıllarında matematikle hiç anlaşamazdım. Defalarca dener, yine yapamazdım. Annem ilkokul öğretmeniydi. Akşamları karşıma oturur, büyük bir sabırla anlatırdı. Bir gün defteri kapattı, gözlerimin içine baktı ve gülümseyerek şöyle dedi:
“Sinan, sen sporu seviyorsun. Belki iyi bir beden eğitimi öğretmeni olursun. Belki de bir gün dünya şampiyonu olursun.”
O gün, o sözün sadece bir annenin tesellisi olduğunu sanmıştım.
Meğer bütün hayatımın başlangıcıymış.
İmkânlarımız sınırlıydı.
Ne modern bir spor salonum vardı ne de beni bekleyen hazır bir yol.
Evimizin önüne kendi imkânlarımla küçük bir kulübe yaptım.
İlk spor salonum orasıydı.
Yıllarca o kulübenin içinde çalıştım.
Kışın soğuğunda…
Yazın sıcağında…
Kimsenin görmediği saatlerde…
Kimsenin alkışlamadığı günlerde…
Çünkü insanı başarıya hazırlayan şey alkış değildir.
Yalnız kaldığında vazgeçmeyebilmesidir.
Yıllar geçti.
Ter döktüm.
Hayal kurdum.
Bekledim.
Ama beklediğim başarı gelmedi.
“Askerliğimi yapayım.” dedim.
Döndüğümde içimdeki ateş hâlâ sönmemişti.
Bir kez daha başladım.
Tam her şey yeniden yoluna girmeye başlamıştı ki…
Bir an…
Bir hareket…
Ve ön çapraz bağım koptu.
O an sadece dizim değil…
Hayallerim de yere düştü.
Yirmi altı yaşındaydım.
On altı yıllık emeğimin bittiğini düşündüm.
İnsan bazen en büyük acıyı kaybettiğinde değil, yeniden başlayacak gücü kendinde bulamadığında yaşıyor.
Ben de uzun süre öyle hissettim.
Sonra bir gün Mimar Sinan’ın hayatını okudum.
En büyük eserlerini elli yaşından sonra yaptığını öğrendiğimde kitabı kapattım.
Uzun süre düşündüm.
Ve kendime sadece bir soru sordum.
“Hayallerim gerçekten bitti mi… Yoksa ben mi vazgeçiyorum?”
İşte hayatımın yönü o gün değişti.
Kıbrıs’ta Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümünü kazandım.
Üniversitenin kickboks ve muaythai takımına katıldım.
İlk antrenmanda hocam ayağıma baktı.
“Çalışırsan olur.” dedi.
Ben çalıştım.
Sabrettim.
İnandım.
Yıllar önce kaybettiğimi düşündüğüm özgüvenimi yeniden kazandım.
Defalarca Kıbrıs şampiyonu oldum.
Okulumu başarıyla tamamladım.
Artık önümde yeni bir hayat vardı.
Öğretmen oldum.
Yolum Van’ın Erciş ilçesine düştü.
Depremin ardından şehir yeniden ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Ama yıkılan sadece binalar değildi.
Çocukların umutları da enkazın altında kalmıştı.
Bazıları sessizdi.
Bazıları içine kapanmıştı.
Bazıları yanlış arkadaşlıkların eşiğinde dolaşıyordu.
Bazılarının ise tek ihtiyacı, “Sen başarabilirsin.” diyecek biriydi.
İşte o gün anladım…
Benim görevim şampiyon olmak değildi.
Benim görevim umut olmaktı.
Bir çift eldivenle başladık.
Ne salonumuz vardı…
Ne yeterli malzememiz…
Ne de büyük destekler…
Ama inancımız vardı.
O küçük spor salonunda sadece yumruk atılmıyordu.
Orada yeniden ayağa kalkmak öğretiliyordu.
Her gelen çocukta biraz kendimi gördüm.
Kimi yoksullukla mücadele ediyordu.
Kimi yalnızlıkla…
Kimi umutsuzlukla…
Kimi kötü alışkanlıkların kıyısından dönmeye çalışıyordu.
Biz önce sporcu yetiştirmedik.
Önce insan yetiştirdik.
Sonra madalyalar geldi.
Van şampiyonlukları…
Türkiye şampiyonlukları…
Avrupa…
Ve dünya…
Bir gün dışarıda kavga eden bir çocuk gördüm.
Yanına gittim.
Ailesiyle konuştum.
Spor salonuna davet ettim.
Yıllar sonra aynı çocuk dünya şampiyonu oldu.
O gün anladım ki…
Bir insanın kaderi bazen tek bir dokunuşla değişebiliyormuş.
Yıllar geçti.
Sporcular büyüdü.
Şampiyonlar yetişti.
Öğretmenler yetişti.
Antrenörler yetişti.
Akademik çalışmalar yaptım.
Milli takım formasını antrenör olarak taşımanın gururunu yaşadım.
Ama bütün bunların içinde bana en büyük mutluluğu veren şey hiçbir zaman madalyalar olmadı.
Beni en çok mutlu eden…
Yıllar sonra bir öğrencimin yanıma gelip,
“Hocam… İyi ki vazgeçmemişsiniz.” demesiydi.
Çünkü o cümlede, bütün ödüllerden daha büyük bir anlam vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki…
Hayat bana çocukken kurduğum hayali vermedi.
Onun yerine çok daha değerli bir şey verdi.
Ben dünya şampiyonu olmayı hayal ederek yola çıktım.
Hayat bana dünya şampiyonları yetiştirmeyi nasip etti.
Ben kendi madalyamın peşinden koştum.
Allah bana yüzlerce çocuğun madalyasına ortak olmayı nasip etti.
Şimdi biri bana, “Hayatının en büyük başarısı nedir?” diye sorsa…
Ne kupalarımı gösteririm…
Ne madalyalarımı…
Ne de unvanlarımı…
Sessizce spor salonunun kapısını açarım.
İçeri giren çocukları gösteririm.
Ve derim ki:
“İşte benim en büyük eserim…”
Çünkü insan…
Arkasında kupalar bırakmaz.
İnsan…
Arkasında iz bırakır.
Eğer bu satırları okuyan bir genç varsa, senden tek bir isteğim var.
Şartların ne olursa olsun…
Düştüğünde ayağa kalk.
Kaybettiğinde yeniden dene.
İnsan, hayallerine ulaşamadığı için değil…
Vazgeçtiği gün kaybeder.
Ben bunu yaşayarak öğrendim.
Ve bugün bütün kalbimle inanıyorum ki…
Bir insanın değiştirdiği en değerli hayat, önce kendi hayatıdır.
Kendi hayatını değiştirmeyi başaran bir insan ise, bir gün mutlaka başkalarının hayatına da umut olur.
Dr.Sinan AĞLAR
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Dr. Sinan Ağlar
BENİM KISA HAYATIM
“İnsan bazen kendi hayalini kaybeder… Sonra başkalarının hayali olur.”
Hayat bana en büyük derslerini kazandığım günlerde değil, kaybettiğim günlerde verdi.
Çocukken dünya bana çok büyüktü, hayallerim ise ondan da büyüktü. Tek bir hedefim vardı; dünya şampiyonu olmak.
İlkokul yıllarında matematikle hiç anlaşamazdım. Defalarca dener, yine yapamazdım. Annem ilkokul öğretmeniydi. Akşamları karşıma oturur, büyük bir sabırla anlatırdı. Bir gün defteri kapattı, gözlerimin içine baktı ve gülümseyerek şöyle dedi:
“Sinan, sen sporu seviyorsun. Belki iyi bir beden eğitimi öğretmeni olursun. Belki de bir gün dünya şampiyonu olursun.”
O gün, o sözün sadece bir annenin tesellisi olduğunu sanmıştım.
Meğer bütün hayatımın başlangıcıymış.
İmkânlarımız sınırlıydı.
Ne modern bir spor salonum vardı ne de beni bekleyen hazır bir yol.
Evimizin önüne kendi imkânlarımla küçük bir kulübe yaptım.
İlk spor salonum orasıydı.
Yıllarca o kulübenin içinde çalıştım.
Kışın soğuğunda…
Yazın sıcağında…
Kimsenin görmediği saatlerde…
Kimsenin alkışlamadığı günlerde…
Çünkü insanı başarıya hazırlayan şey alkış değildir.
Yalnız kaldığında vazgeçmeyebilmesidir.
Yıllar geçti.
Ter döktüm.
Hayal kurdum.
Bekledim.
Ama beklediğim başarı gelmedi.
“Askerliğimi yapayım.” dedim.
Döndüğümde içimdeki ateş hâlâ sönmemişti.
Bir kez daha başladım.
Tam her şey yeniden yoluna girmeye başlamıştı ki…
Bir an…
Bir hareket…
Ve ön çapraz bağım koptu.
O an sadece dizim değil…
Hayallerim de yere düştü.
Yirmi altı yaşındaydım.
On altı yıllık emeğimin bittiğini düşündüm.
İnsan bazen en büyük acıyı kaybettiğinde değil, yeniden başlayacak gücü kendinde bulamadığında yaşıyor.
Ben de uzun süre öyle hissettim.
Sonra bir gün Mimar Sinan’ın hayatını okudum.
En büyük eserlerini elli yaşından sonra yaptığını öğrendiğimde kitabı kapattım.
Uzun süre düşündüm.
Ve kendime sadece bir soru sordum.
“Hayallerim gerçekten bitti mi… Yoksa ben mi vazgeçiyorum?”
İşte hayatımın yönü o gün değişti.
Kıbrıs’ta Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümünü kazandım.
Üniversitenin kickboks ve muaythai takımına katıldım.
İlk antrenmanda hocam ayağıma baktı.
“Çalışırsan olur.” dedi.
Ben çalıştım.
Sabrettim.
İnandım.
Yıllar önce kaybettiğimi düşündüğüm özgüvenimi yeniden kazandım.
Defalarca Kıbrıs şampiyonu oldum.
Okulumu başarıyla tamamladım.
Artık önümde yeni bir hayat vardı.
Öğretmen oldum.
Yolum Van’ın Erciş ilçesine düştü.
Depremin ardından şehir yeniden ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Ama yıkılan sadece binalar değildi.
Çocukların umutları da enkazın altında kalmıştı.
Bazıları sessizdi.
Bazıları içine kapanmıştı.
Bazıları yanlış arkadaşlıkların eşiğinde dolaşıyordu.
Bazılarının ise tek ihtiyacı, “Sen başarabilirsin.” diyecek biriydi.
İşte o gün anladım…
Benim görevim şampiyon olmak değildi.
Benim görevim umut olmaktı.
Bir çift eldivenle başladık.
Ne salonumuz vardı…
Ne yeterli malzememiz…
Ne de büyük destekler…
Ama inancımız vardı.
O küçük spor salonunda sadece yumruk atılmıyordu.
Orada yeniden ayağa kalkmak öğretiliyordu.
Her gelen çocukta biraz kendimi gördüm.
Kimi yoksullukla mücadele ediyordu.
Kimi yalnızlıkla…
Kimi umutsuzlukla…
Kimi kötü alışkanlıkların kıyısından dönmeye çalışıyordu.
Biz önce sporcu yetiştirmedik.
Önce insan yetiştirdik.
Sonra madalyalar geldi.
Van şampiyonlukları…
Türkiye şampiyonlukları…
Avrupa…
Ve dünya…
Bir gün dışarıda kavga eden bir çocuk gördüm.
Yanına gittim.
Ailesiyle konuştum.
Spor salonuna davet ettim.
Yıllar sonra aynı çocuk dünya şampiyonu oldu.
O gün anladım ki…
Bir insanın kaderi bazen tek bir dokunuşla değişebiliyormuş.
Yıllar geçti.
Sporcular büyüdü.
Şampiyonlar yetişti.
Öğretmenler yetişti.
Antrenörler yetişti.
Akademik çalışmalar yaptım.
Milli takım formasını antrenör olarak taşımanın gururunu yaşadım.
Ama bütün bunların içinde bana en büyük mutluluğu veren şey hiçbir zaman madalyalar olmadı.
Beni en çok mutlu eden…
Yıllar sonra bir öğrencimin yanıma gelip,
“Hocam… İyi ki vazgeçmemişsiniz.” demesiydi.
Çünkü o cümlede, bütün ödüllerden daha büyük bir anlam vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki…
Hayat bana çocukken kurduğum hayali vermedi.
Onun yerine çok daha değerli bir şey verdi.
Ben dünya şampiyonu olmayı hayal ederek yola çıktım.
Hayat bana dünya şampiyonları yetiştirmeyi nasip etti.
Ben kendi madalyamın peşinden koştum.
Allah bana yüzlerce çocuğun madalyasına ortak olmayı nasip etti.
Şimdi biri bana, “Hayatının en büyük başarısı nedir?” diye sorsa…
Ne kupalarımı gösteririm…
Ne madalyalarımı…
Ne de unvanlarımı…
Sessizce spor salonunun kapısını açarım.
İçeri giren çocukları gösteririm.
Ve derim ki:
“İşte benim en büyük eserim…”
Çünkü insan…
Arkasında kupalar bırakmaz.
İnsan…
Arkasında iz bırakır.
Eğer bu satırları okuyan bir genç varsa, senden tek bir isteğim var.
Şartların ne olursa olsun…
Düştüğünde ayağa kalk.
Kaybettiğinde yeniden dene.
İnsan, hayallerine ulaşamadığı için değil…
Vazgeçtiği gün kaybeder.
Ben bunu yaşayarak öğrendim.
Ve bugün bütün kalbimle inanıyorum ki…
Bir insanın değiştirdiği en değerli hayat, önce kendi hayatıdır.
Kendi hayatını değiştirmeyi başaran bir insan ise, bir gün mutlaka başkalarının hayatına da umut olur.
Dr.Sinan AĞLAR